Bu bloga başlarken niyetim, hem baba olma deneyimini yaşarken paylaşmak hem de bebekle hayat hakkında zaman içinde değişkenlik gösterebileceğini tahmin ettiğim düşüncelerimi kayıt altına almaktı.

Erden hayatımıza girip bizim onun düzenine alışmamız onun da bizim düzenimize ayak uydurmaya başlamasından beri çok temek konular hariç (Erden’in uyku düzeni) tüm önceliklerimizi onun alışkanlıkları üzerine kurmamaya gayret ediyoruz. Bu biraz da ebeveyn olarak bizim rahatımız için, diğer türlü kendimi çok sıkışmış ve mutsuz hissedeceğimi biliyorum. Bu nedenle de, biraz da çevremizdeki hem iyi hem kötü örneklerden de çıkarımlar yaparak, bebekle birlikte, ona bağımlı olmadan (ya da bebeğin ebeveyne bağımlı olmadan) yaşanabileceği inancıyla bir çok karar alıyoruz. Bazen “ne iyi yaptık” derken bazen de “keşke böyle yapmasaydık” diyoruz.

Geçen hafta Bolu Yedigöller’e yaptığımız kısa yolculuk da “ne iyi yaptık” sınıfına giren kararlardan oldu. Hava durumu (İstanbul 19-20 derece gösterirken Bolu’da beklenen 2-3 derecelik soğuk hava), yolculuk (bugüne kadar Erden’le 100 km’den uzun bir otomobil yolculuğu yapmamış olmamız), kalacağımız yer (ısınma, konfor vb nedenler), coğrafi koşullar (Yedigöllerin bebekle dolaşmaya uygun olup olmadığı) gibi bir çok belirsizliğe rağmen 4 aile, 4 çocuk ve 1 köpekle Yedigöller’de hafta sonu konakladık.

Erden almış olduğumuz bu karara son derece uyumlu bir şekilde yaklaştı. Yolculuk sırasında arabada koltuğuna bağlı vakit geçirmekten pek hoşlanmasa da kayda değer bir huysuzluk yapmadı. Sık verdiğimiz molalar sayesinde de sınırlarımızı 100 km’den 350 km’ye yükseltmiş olduk. Yedigöller’de geçirdiğimiz zaman boyunca da hem diğer çocuklarla hem de arkadaş grubumuzdaki herkesle sosyalleşmenin tadını çıkardı.

Herkesin keyfi yerinde

Gezinin en keyifli anları, ilk defa kullandığımız sırt taşıma çantasıyla dolaştığımız anlar oldu. Çantayı İstanbulda, evde denediğimizde Erden dakikasında inmek istemişti, bu nedenle nasıl tepki vereceği konusunda pek bir fikrim yoktu. İlk sabah, normalde kalktığından yaklaşık 1 saat daha erken uyanınca birlikte minik bir tur atmaya karar verdik. Endişelerimin aksine Erden sırt çantasına koyduğumuz andan itibaren işin keyfini çıkarmaya başladı. Çevreyi dikkatle incelerken bunu yukarıdan, daha önce bakmadığı bir açıdan yapabilmek sanırım onun da hoşuna gitti.

Özellikle göllerin etrafında yaptığımız turu, sırt çantası olmadan yapmamız pek mümkün olmazdı. Engebeli, zaman zaman daralan, dik iniş ve çıkışları olan yollar hem Erden’in yürümesi için zor bir parkur oluşturuyordu hem de bebek arabası kullanmak için de uygun değildi. Benim için biraz yorucu olsa da Erden’in neşesi ve çevremizdeki doğanın güzelliği bacaklarımdaki ağrıları kısa sürede unutturdu.

(Bu arada sırt çantası, Erden’in bir çok eşyası gibi, daha önce ebeveyn olmuş arkadaşlarımızın kendi çocuklarıyla beraber kullandıktan sonra bizle paylaştıkları bir şeydi -Teşekkürler Hande-Rüçhan Ziya-. Bu tür faydalı eşyaların çoğu deneyimli ailelerden deneyimsiz, taze ebeveynlere geçiyor ve bu el değiştirme beni her zaman çok şaşırtıyor. Her defasında “acaba biz bu eşyayı satın alır mıydık?” ya da “böyle bir eşyaya ihtiyacımız olacağını tahmin edebilir miydik?”sorusunu sorduruyor.)

Sabah 6:30’da Derin Göl çevresinde turlarken.

 

 

Şelale’den yukarı çıkmadan önce diğer göllere giden yolu kontrol ediyoruz.